|
by_agem
|
 |
« : 06 Ekim 2007, 22:56:04 » |
|
YERE DÜŞEN BARDAKLAR Az önce küme küme, birbirinden ayrı, birbirinden uzak birer alem yaşayan bahçe halkı ansızın ortak bir topluluk gibi aynı duygunun çevresinde birleşmiş oldu. Atatürk'ün onları öylesine büyülemiş, gönüllerini o denli kaynaştırmıştı. Onun toplayıcı gücü kendini burada da göstermiş.
Oraya boğaziçi mehtabının tadını çıkarmaya gelenlerin gözüne., O'ndan başka her şey ratık görünmez olmuştu. Müzik susmuş, şimdi herkes, okşanan bakışlarla O'na bakıyor, sesini duymak için konuşmasını bekliyor.
Oysa, kendisi buraya birkaç saat kendi kimliğinden ve çevresinden uzak, etkisiz,protokolsuz, sıradan bir yurttaş özgürlüğünü yaşamak için gelmişti.
Bakyı olmuyor. Üstelik eğlencesini bir yana koyan halkın, kendisinden bir şeyler beklediğini de görmekte. Ata bir gence yönelerek bu bekleyişe son veriyor:
- Siz delikanlı, ne iş yapıyorsunuz ?
Delikanlı biraz şaşkın , ama çok mutlu, ayağa kalkıyor:
- Resim yaparım Paşam.
- Güzel. Demek sanatçısınız.. Şimdi bize sanatın ne olduğunu anlatır mısınız ?
Genç, sanatın tanımını yapıyor. Ata toluluğa bakarak:
- Nasıl ? Bu tanımı nasıl buldunuz ? Diyerek bir konuşma açıyor.
Müzikle uğraştığı başka bir genç kalkıyor, değişik bir tanım yapıyor. Bu akademik konuşma umulandan çok ilgi topluyor, tartışma genelleşiyor, söz isteyenler parmak kaldırıyor. Derken konu değişiyor. Bu kez hukuk ele alınıyor.
Herkes kulak kesilmiş, Atatürk'ün bu konular üzerindeki düşünceleri dinlerken araya beklenmedik bir olay giriyor. Eşi ve çocuklarıyle bir köşede oturan yaşlıca bir efendinin elinden nasılsa bir bardak kurtuluyor ve o sessizlik içnde kulakları irkilten bir gürültü ile yerde parçalanıyor. Herkesin yerici gözleri bu yakışıksızlığı yapanın üzerinde toplanıyor.Adamcağız nerede ise, sakarlığının verdiği utançtan ölecek. Demeye kalmadan ikinci bir şangırtı, bu kez bakışlarını kendi bardağınıda yere bıraktıktan sonra eli henüz havada duran Ata'nın gülen yüzü ve hoşgörülük taşıyan gözleri üzerine çekiyor.
Ve halk, bu davranıştaki inceliği kavradığını uzun,çok uzun alkışlarla anlatıyor.
|
|
|
|
|
Logged
|
Biz de çocuktuk, bir şeyler öğrendik; Bildiklerimizle övündük, eğlendik. Şu oldu, bu oldu da ne oldu sonra? Bir bulut gibi geldik, yel gibi geçtik. Hayyam Linklerin Görülmesine İzin VerilmiyorÜye Olun veya Giriş Yapın
|
|
|
|
by_agem
|
 |
« Yanıtla #1 : 06 Ekim 2007, 22:56:24 » |
|
ATATÜRK SÜNNET DÜĞÜNÜNDE Mehtaplı bir yaz sonu gecesi , Boğaziçi kıyılarını okşarcasına bir motor geçiyordu. İlk geçişi değildi.Onun için herkes o motoru tanır, içinde kimin bulunduğunu bilir, bilindiği için tekne uzaktan görünür görünmez kadın erkek, çoluk çocuk, herkes kıyılara dökülür, yalı pencerelerinden sarkar, çılgınca alkış tutarak "Hoş geldin, yaşa Atatürk!" diye haykırırdı. Sevinç göz yaşlarını da tutamazdı. Atatürk de halkın bu coşkun sevgisini elini sallayarak, kadehini kaldırarak karşılardı.
O gece de öyle olmuştu. Acar motoru önce rumeli yakasını kıyı kıyı geçmiş, sonra Anadolu yakası boyunca geri dönüyordu.
Bir yalının önünden geçilirken, bahçe, sevinçli bir olayı kutlamakta olduğu belli olan bir topluluğun alkışları arasında yalvaran, direnen çağrı haykırışları yükseldi.
Ata, "Yanaşalım."dedi. Böylece, sünnet düğünü olduğu anlaşılan bu derneğe Ata'nın katılması oradakiler için unutulmayacak bir mutluluk oldu. Atatürk çocukları sevdi, analarını babalarını kutladı; ortalığı bir bayram havası kapladı.
Ata bir aralık kalem kağıt alıp yazdığı bir belgeyi çocukların babasına şu sözleri katarak verdi:
- Biz düğününüz olduğunu bilseydik hazırlıklı gelirdik, şimdi çocukları sevindirecek bir şeyimiz yok. Siz yarın bu kağıtla İş bankası'na uğrar, sonra çocuklara bizim adımıza birer armağan alırsınız.
Çocukların babası kağıdı saygı ile eline aldı ve:
- Atam, dedi, alınacak hiçbir armağan sizin imzanızı taşıyan bu kağıt değerince olamaz; izin verin, bunu ailemizin ve çocuklarımın sonsuz bir övüncü olarak saklayalım.
Ata adamın bu ince düşünüşü ve tokgözlülügünden çok daha duygulandı ve şu yanıtı verdi:
- Peki, siz bu kağıdı saklayın, yarın yerine bankaya uğrayın ve çocukları bizim adımıza sevindirin
|
|
|
|
|
Logged
|
Biz de çocuktuk, bir şeyler öğrendik; Bildiklerimizle övündük, eğlendik. Şu oldu, bu oldu da ne oldu sonra? Bir bulut gibi geldik, yel gibi geçtik. Hayyam Linklerin Görülmesine İzin VerilmiyorÜye Olun veya Giriş Yapın
|
|
|
|
by_agem
|
 |
« Yanıtla #2 : 06 Ekim 2007, 22:56:56 » |
|
KÖY AĞASININ SİLAHLIĞI
"Arabınkibi Araba, Aceminkini Aceme geri verirsek bize uzun kollu bir buhara hırkasından başka birşey kalmaz." Buhara hırkasını nedense hor gösteren bu söz, Meşrutiyet devrinde sayılı birkaç ülkücünün dilimizde denemek istedikleri "tasfiye" işini Türkçe için bir yıkım sayan ünlü bir yazarımızın sözüdür.
Dil devrimi başladığı sıralarda da aydınlarımızın çoğu bu kuruntuda idi.
Türkün anayurttan ayrıldığı zaman dil varlığını uzun kollu bir hırkaya benzetenlerin bu mantık zavallılığına Atatürk acırdı. O, Türkün her şeyine inandığı gibi dilinin de yeterliğine, enginliğine sonsuz bir anlayış beslerdi. "Tarihin akışını oradan oraya çevirmiş, yer yer bunca uygarlık ocakları kurmuş bir ulusun dili bu denli yoksul olabilir mi idi ?" diye soruyor ve bu sözü aşağı yukarı şöyle tamamlıyordu: "Araplarla tanışıncaya dek türkün devlet, hükümet, hukuk, adalet gibi uygar kavramlara; şeref, namus, insaf, vicdan gibi yüksek duygulara birer ad vermemiş olması düşünülebilir mi? Belli ki her ulusta görüldüğü üzere Türkün de tarihte gaflet anları olmuş, birçok varlıklarına ve bu arada diline de bakmaz olmuştur. Biz şimdi ulusal benliğimize kavuştuğumuz gibi öz dilimize de kavuşacağız."
Atatürk, bir ulusun, dil varlığı bakımından, aslında bu denli yoksul olamayacağını bir örnekle belirtmek için şu öyküyü sık sık anlatırdı:
"Vaktiyle zengin bir köy ağası şehirde hamama gitmiş. Yıkanmış... Kurulanmış... Giyinmek için bohçasına el attığı zaman bir de bakmış ki silahlığından başka her şeyi çalınmış. Başlamış hamamcılardan hesap sormaya.
Hamamcılar ağanın şantaj yaptığını, yoksa çalınan çırpınan bir şey olmadığını ileri sürmüşler. Bunun üzerine o da silahını çıplak beline geçirerek ortaya çıkmış ve şöyle haykırmış: "Görenler Allah için söylesin, ben bu kılıkta gelebilir miydim ?"
Ata öyküsüne şunu da katardı:
- Ağanın hamama çıplak gelmediğine herkesin aklı yattı ama Türkün, yurdundan dilsiz çıkmadığına hala akıl erdiremeyen gafiller vardır.
|
|
|
|
|
Logged
|
Biz de çocuktuk, bir şeyler öğrendik; Bildiklerimizle övündük, eğlendik. Şu oldu, bu oldu da ne oldu sonra? Bir bulut gibi geldik, yel gibi geçtik. Hayyam Linklerin Görülmesine İzin VerilmiyorÜye Olun veya Giriş Yapın
|
|
|
|
by_agem
|
 |
« Yanıtla #3 : 06 Ekim 2007, 22:57:20 » |
|
ATATÜRK 'LE ÇOBAN
Atatürk arada bir güzel havalarda kırlara çıkmayı severdi. Bir arabaya atlar, bir süre gittikten sonra arabadan iner, biraz da yaya dolaşırdı.
Böyle bir gezinti sırasında dağ başında, kendisini tanımayan bir çobanla ahbaplığa girmiş, sürüden, koyundan söz ettikten sonra aralarında şöyle bir konuşma geçmiş: - Sen Atatürk'ü bilir misin ? - Bilmez miyim efendi ? Ona Gazi Paşa da derler. - Peki, ne yapmış Gazi Paşa ? - Efendi, onun neler yaptığını sen benden iyi bileceğin. - Onu görmek ister misin? - Ah, Efendi, istemem mi, ama ben onu nerden göreyim ? - Öyleyse bana bak, o bana çok benzer.
Çoban övünme sandığı bu söz üzerine dudak bükerek: - Hadi ordan! Senin kılığında Atatürk mü olur ? Sakalın bıyığın bile yok, karşılığını vermiş. Ata, çobanın bu küçümsemesini sevimli bir anı olarak anlatır ve şöyle bitirirdi. - Çobanın masum hayalini bozmadım ve onun kafasında bıyıklı sakallı kalmaya razı oldum.
|
|
|
|
|
Logged
|
Biz de çocuktuk, bir şeyler öğrendik; Bildiklerimizle övündük, eğlendik. Şu oldu, bu oldu da ne oldu sonra? Bir bulut gibi geldik, yel gibi geçtik. Hayyam Linklerin Görülmesine İzin VerilmiyorÜye Olun veya Giriş Yapın
|
|
|
|
by_agem
|
 |
« Yanıtla #4 : 06 Ekim 2007, 22:57:50 » |
|
ATATÜRK'ÜN YARGIÇ KARARINA SAYGISI Ölümünden iki yıl önce Atatürk'ün canına kıymak için kurulan bir düzen meydana çıkarılmıştı. Hem bu düzeni kurmakla suçlanan kimse "Milli mücadele"den beri Ata'nın yolunda çalışmış, sevgi ve güvenini kazanmış, birçok iyiliklerini de görmüş biri idi.
Haber yurtta şaşkınlık ve tiksinme yaratmıştı. Herkes bunu konuşuyor, "nasıl olur, nasıl olur!" diyor, bir türlü herhangi bir nedene bağlayamıyordu.
Sanık tutuldu, adalete teslim edildi. Fakat Atatürk, olaydan haberi yokmuş gibi, bu konuda ne düşündüğünü açıklamak için ağzını açmadı, adalet son sözünü söyleyinceye dek sustu. Atatürk'ün bu suskunluğu çeşitli yorumlara uğramıştı, kimi "bu üzüntülü olayı anlamak istemiyor", dedi; kimi de "bunun doğru olduğuna inanmıyor" diye düşündü.
Sanığa yükletilen suç yargı yerinde ispat edilemediği için adam aklandı.
İşte yargıç kararını bu yolda verdikten sonradır ki Atatürk bu konuda ağzını ilk ve son kez olarak açtı ve yalnız şunu dedi:
- Suça yeltenmiştir, ancak yargıç buna kanacak ölçüde kanıt bulmuş değildir - Suça yeltenmiştir, ancak yargıç buna kanacak ölçüde kanıt bulmuş değildir.
|
|
|
|
|
Logged
|
Biz de çocuktuk, bir şeyler öğrendik; Bildiklerimizle övündük, eğlendik. Şu oldu, bu oldu da ne oldu sonra? Bir bulut gibi geldik, yel gibi geçtik. Hayyam Linklerin Görülmesine İzin VerilmiyorÜye Olun veya Giriş Yapın
|
|
|
|
by_agem
|
 |
« Yanıtla #5 : 06 Ekim 2007, 22:58:30 » |
|
BEKLENİLMEYEN BİR YANIT Atatürk sofrada her akşam ya önemli bir konuyu ele alarak konuklarıyla tartışır, yada savaş anılarından söz açar, gözlemlerini anlatır, çeşitli yönlerden eleştirmeler yapardı.
Bir akşam, Birinci Dünya Savaşında Dördüncü Ordu komutanı bulunan rahmetli Cemal Paşa'nın yanlış tutumları üzerinde duruyor ve yurda çok pahalıya mal olan bu tutumları üzüntü ile anlatıyordu.
Bir aralık, konuşmaları herkes dikkatle izlerken, Ata arkadaşlarından birinin uyumakta bulunduğunu görür. Bu sofra toplantıları gecenin geç saatlerine dek sürdüğünden, ara sıra, istemeyerek bu duruma düşen arkadaşlar görülürdü. Ata bu hali anlayışla karşılamakla birlikte uyuyanı uyarmak için adıyla seslenerek ona konu ile ilgili bir soru yöneltirdi. bu kez de öyle yaptı:
- Abdülkadir, sen ne dersin ?
Kendisine seslenilen, Dil Kurumu başuzmanlarından Abdülkadir İnan'dı. Hemen gözlerini açarak hiç beklenilmeyen şu yanıtı verdi.
- Ben onun büyüklüğünü bir sözünden anlamıştım.
Ortalıktaki havaya hiç uymayan bu karşılık herkesi şaşırttı. Atatürk alaylı, birazda öfkeli bir sesle:
- Ya öylemi ? diye sordu. Anlat bakalım, ne imiş o söz ? dedi. İnan, hiç telaş etmeden anlatmaya başladı:
- Çarlık yıkılmış, biz de Türkistan'da bir Cumhuriyet kurmaya çalışıyor, bir yandan da komünistlerle uğraşıyorduk. Cemal Paşa oraya kadar gelmiş, bilir bilmez işlerimize karışmaya koyulmuştu. Bir gün sabrımız taştı, kendisine şöyle dedik: "Anadolu'daki kardeşlerimiz ölüm kalım savaşlarında. Türkiye kurtulmazsa Türkistan'ın bağımsızlığı neye yarar ? Siz buralara gelebilmek için orasını nasıl bırakabildiniz ?"
Cemal Paşa bu kınayıcı çıkışımıza kızmadı, gülümseyerek güvenli güvenli "Orada Mustafa Kemal Paşa var." dedi. İşte o söz...
Merak edilen o sözü açıklayıncaya dek güvensizlikle dinlenilen İnan, açıklamasını umulmadık bir şekilde bağlamış ve uyuklama suçunu Ata'ya bağışlamıştı.
|
|
|
|
|
Logged
|
Biz de çocuktuk, bir şeyler öğrendik; Bildiklerimizle övündük, eğlendik. Şu oldu, bu oldu da ne oldu sonra? Bir bulut gibi geldik, yel gibi geçtik. Hayyam Linklerin Görülmesine İzin VerilmiyorÜye Olun veya Giriş Yapın
|
|
|
|
by_agem
|
 |
« Yanıtla #6 : 06 Ekim 2007, 23:53:41 » |
|
“Ben İnsan Değil miyim?”
Yıl 1922. 14 Ocak gece yarısı. Mustafa Kemal’in özel treni Eskişehir’e doğru gidiyor. Bu yolculuk bir kamuoyu yolculuğu olacak ve Gazi, savaş sonrası Anadolu’sunda bazı şehirlerin nabzını yoklaya yoklaya İzmir’e gidip annesini görecek. Ve Latife’yi.
Ama o gece çok sıkıntısı var Mustafa Kemal’in ve bir türlü uyku tutturamıyor.
Ali Çavuş kompartımanın kapısı önünde sigara üstüne sigara içiyor. Kapıya dayanmış karanlığı seyreder ken bir yandan da kendi kendine mırıldanıp duruyor.
“Bu işin bu kadar çabuk oluvereceğini hiç düşünmedim.
İşte, sonunda şifreli telgraf geldi. Zübeyde anamızı yitirdik. Peki, ne duruyorum. İçeri girip onu uyandırmalıyım. Ama işe bak, giremiyorum. Kıyamıyorum paşama. Nasıl derim ki: ‘Anamız öldü paşam!’ diyemem. Onun yüreği anası için atar. Hep söyler. Vatanı kurtarmakla anasını kurtarmak aynı anlama gelir onun için. Kapıyı açsam, telgrafı uzatsam, ‘Paşam sen sağ ol’ desem ‘Eyvah demez mi?’ ‘Koca vatanı kurtardım ama anamı kurtaramadım demez mi?"
Ali Çavuş, anlattığına göre birden yerinden sıçramış. İçeriden bir ses geliyor. Mustafa Kemal sesleniyor.
Çavuş kompartıman kapısını açıp selam duruyor:
“Emret Paşam”.
Mustafa Kemal yatağa oturmuş soruyor telaş ile:
“Ne demeye kapıda bekliyorsun sen?”
“Uyku tutturamadım da Paşam”
“Annemden bir haber var mı?”
“Az önce bir telgraf geldi dediler, şifreyi çözünce size sunacaklar.”
“Boşuna kıvranma Ali, benden de saklamaya çalışma. Ben haberi aldım.”
Ali Çavuş bir şey yokmuş gibi durmaya çalışıyor ve merakla soruyor:
“Ne olan, ne haber aldın ki paşam? Hayır haber inşallah.”
Mustafa Kemal usul usul anlatıyor.
“Az önce dalmışım, rüyamda yeşil bir ovada anamla el ele geziniyorduk. Hep olduğu gibi bana birşeyler anlatıyordu. Birden bir fırtına çıktı. Bir sel bastırdı, anamızı aldı götürdü. Hiçbir şey yapamadım. Hiç, hiç!..”
Çavuşu bir titremedir almıştı. Derken.. Mustafa Kemal emri verdi:
“Çocuk! Al getir şu telgrafı, hemen!”
Ali Çavuş kompartımandan çıkar çıkmaz, çözümü getiren görevliyle karşılaştı.
“Ver onu” dedi. “Paşamız bekliyor.”
Kağıdı aldı, içeri girdi, selam durdu ve: “Sen sağol paşam” dedi.
“Millet sağ olsun.”
Gözünden iri bir damla göz yaşı akıvermişti. Çavuş “Ağlama paşam” diye yalvardı.
“Neden? Ben insan değil miyim? Anam öldü. Ben buna ağlarım. Ama, Anavatan kurtuldu. Bununla da te selli bulurum. Benim için ikisi bir.”
İşte ben bunun için:
‘Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini’ diye cevap vermedim mi Namık Kemal’e? Birden Mustafa Kemal ile Ali Çavuş birbirlerine sarıldılar ve açık açık, hıçkırıklarla, içli içli ağlıyorlardı.
|
|
|
|
|
Logged
|
Biz de çocuktuk, bir şeyler öğrendik; Bildiklerimizle övündük, eğlendik. Şu oldu, bu oldu da ne oldu sonra? Bir bulut gibi geldik, yel gibi geçtik. Hayyam Linklerin Görülmesine İzin VerilmiyorÜye Olun veya Giriş Yapın
|
|
|
|